Ecrin Özer.
Tarihin ünlü düşünürlerinden birisi olan Platon, yaklaşık 2400 yıl önce hayatın bir mağara içine zincirlendiği, görülen şeylerin yalnızca taş duvarlara vuran bir yansıma olduğunu öne sürdü. ‘Mağara Alegorisi’ olarak adlandırdığı kuramı bugün yaşadığımız dijital çağın en büyük metaforlarından biri hâline geldi.
Platon’un Devlet adlı eserinin 7. kitabında yer alan bu alegoriye göre, bir grup mahkum bu mağarada doğdukları andan itibaren zincire vurulmuş hâlde oturmaktadır. Başlarını bile hareket ettiremeyen bu insanlar, yalnızca karşılarındaki duvara bakabilmektedir. Arkalarında ise bir ateş yanmakta ve bu ateşin önünden çeşitli nesneler taşınmaktadır. Bu nesnelerin gölgeleri mağara duvarına yansır. Mahkumlar, hayatları boyunca yalnızca bu gölgeleri görür ve onları gerçekliğin kendisi sanır. Oysa gerçek sandıkları şeyler yalnızca bir yansımadan ibarettir. Bir gün bu insanlardan biri zincirlerinden kurtulur. Başta arkasını dönmekte zorlanır çünkü alıştığı düzen değişmiştir. Ateşin ışığı gözlerini kamaştırır ve gördükleri canını yakar. Mağaranın dışına çıktığında ise asıl gerçeklikle karşılaşır. Ağaçlar, hayvanlar, güneş ve daha birçok gerçek şey… Tabii ki bu yeni gerçeklik ona başlangıçta yabancı gelir. Zamanla gözleri alışır ve daha önce gördüğü her şeyin bir yanılsama olduğunu fark eder. Gerçeği keşfeden bu kişi mağaraya geri döner ve gördüğü her şeyi diğerlerine anlatır. Lakin içeridekiler onu anlamaz, söylediklerine inanmaz ve onu tehdit olarak görür.
Bu alegoriye göre, gerçek bilgiye ulaşmak kolay değildir. İnsan alıştığı ve ona dayatılan düşünce kalıplarından sıyrılmakta oldukça zorlanır. Bu alegori yalnızca Antik Çağ için geçerli değildir. Günümüzün dijital çağında da insanlar ekranlardaki hayatların bir yansıma olduğunu fark etmez. Hepimiz o mükemmel hayatlara özenir, kendi yaşamımıza isyan ederiz. Evet, bu hikayede de mahkumlar biziz. Ekranlar ise mağaramız. Hepimiz o ekranlara zincirlenmişiz ve yalnızca bize gösterilmek istenen, düşünce kalıplarımızı daraltan, gerçek dünyaya dönmemize engel olan yansımalara tutsak olmuşuz. Peki neden o mağaradan kurtulan mahkum bu hikayede biz olmayalım?
Bir zamanlar gerçeklik dokunulabilir, hissedilebilir ve tartışılamaz bir kavramdı. Eğer bir insan o gerçekliği tamamen hissedebiliyor ve dokunabiliyorsa o gerçeklikten şüphe duymazdı. Ancak dijital çağ ile birlikte bu gerçeklik gitgide buharlaşıyor. Gerçeklik; filtrelenmiş görüntüler, algoritmalarla şekillenip önümüze sunulan içerikler ve kişiselleştirilmiş bilgi balonları arasında parçalanmaya başlıyor. Sosyal medya platformları, bireylere bir yere kadar özgür bir şekilde istedikleri içeriği paylaşabilme, istediği içeriği istediği zamanda görebilme imkanı sağlıyor. Bu durum, özellikle dijital çağın en büyük kurbanlarından biri olan gençler arasında karşılaştırma kültürünü oluşturuyor. İnsanlar gerçek yaşamın “sıradanlığını” dijital dünyanın kusursuz illüzyonları ile karşılaştırıyor. Bu da bireylerin kendi hayatlarını bile yeterince gerçek bulmamasına sebebiyet veriyor. Algoritmalar ise bu sürecin görünmeyen ama büyük etkiler taşıyan tarafı. Kullanıcının o an ki zevklerine ve görmek istediği içeriklere göre şekillenen bu sistemler, zamanla bireyin düşünce kalıpların daralmasında ve yalnızca kendi düşüncelerini destekleyen bilgilerle karşılaşmasında önemli bir rol oynuyor. Böylece gerçek tekil bir olgu olmaktan çıkıp her bireye göre farklılık göstermeye başlıyor. Herkes kendine bahşedilen gerçekliği yaşıyor fakat bu gerçeklikler bir süre sonra birbirleriyle çelişmeye başlıyor.
Bilgiye erişim bu kadar kolayken doğru bilgiye ulaşım bir o kadar zor bir hâle gelmiş durumda. Bu da dijital çağın en büyük paradokslarından birini ortaya koyuyor. Sahte haberler, manipülatif içerikler ve yapay zeka tarafından üretilen içerikler gerçekliği taklit etmekle kalmıyor onu yeniden inşa ediyor. İnsanları tek tuşla istediği bilgiye yönlendiren bu sistem bireyi doğru bilgiye ulaştırma yolunda tembelleştiriyor ve yolun başında pes eden bu bireyin doğru bilgiye ulaşması oldukça zorlaşıyor. Birey artık sorgulamayı, şüphe duymayı bir kenara koyup sadece en kısa zamanda çok bilgiye ulaşmayı tercih ediyor. Gelişmeye durmaksızın devam eden yapay zeka platformlarının ürünlerine baktığımızda çoğu zaman gerçeklikten ayırt edemiyoruz. Artık bir içeriği yapay zeka sayesinde gerek video gerek yazı ve fotoğraf şeklinde oluşturabiliyoruz. Bu sistem çoğu zaman işimize yarasa da zaman geçtikçe insanların algılarını büyük oranda gerçeklikten uzaklaştırmakla kalmayıp onlara farklı bir gerçeklik yaratma olanağı tanıyor. Böylece bireyler gerçekliği yok etmese bile onu dönüştürüyor. Ancak bu dönüşümün yönü büyük ölçüde bireyin farkındalığına bağlı.
Teknolojiyi reddetmek bir çözüm değil fakat onu bilinçli kullanmak bir çözüm. Artık düşünce kalıplarımızı büyütmeyi, eleştirel düşünme becerilerimizi geliştirmeyi, farklı kaynaklardan beslenmeyi ve dijital detoks gibi birçok yöntemi çevremize yaymalı ve kendimiz de uygulamalıyız. Gerçekliğimizi ekranlara mahkum etmeyi bırakmalıyız. Ekranlar yalnızca gerçekliğimizin mimarlarından biri fakat temeli iyi atmak bizlerin elinde. Unutmayın, bizler bir Platon olmasak da hepimiz Platon adaylarıyız.

Yorum bırakın