Yaşam rutinimizde somut mekanlar
Günlük yaşamımızı sürdürürken çeşitli mekanlarla çevrildiğimizi çoğunlukla düşünmeyiz. Uyandığımız odamız, kahvaltı yaptığımız mutfak, okula gitmek için bindiğimiz otobüs, ders aldığımız sınıflarımız, öğle aralarında gittiğimiz parklar, ders çıkışı arkadaşlarımızla oturduğumuz kafeler birbirinden ayrı ama bir o kadar da ilişkili mekanlardır. Dolayısıyla mekanlardan bağımsız bir yaşam düşünülemez, aynı şekilde bizlerden bağımsız mekanlar da.
Mekana yönelik örnekler kurarak başladığımız tartışmaya, mekanı nasıl tanımlayacağımızı düşünerek devam etmek yerinde olacaktır. Buraya kadar verdiğimiz tüm örnekler somut mekanlara ilişkindi. Bazen dört duvarla, bazen çizilen sınırlarla neresi olduğunu belli eden alanlar üzerinde durduk. Peki, bu bir gereklilik mi? Sınırlarını, kapladığı alanı tanımlayamadığımız; görüp dokunamadığımız ama bir o kadar da hayatımıza içkin bir mekan olabilir mi? Bu yazımızda açıklamaya çalışacağımız argüman, tam da bu soruya yanıt veriyor: olabilir.
Alternatif mekan önerisi: sosyal medya
İnternet ve yarattığı sosyal medya konsepti, günümüze kadar adım adım mekanlaştı. Artık farklı mecralarda hesaplarımız ve bir profilimiz var. Üstelik anonimlik olarak adlandırılan sistem sayesinde üzerimize farklı kostümler giyebiliyoruz. Bir çeşit özgürlük ve eğlence alanı olarak görülen bu mecraların etrafında çok farklı tartışmalar dönüyor.
Konuya biraz teorik bir noktadan bakarsak; Deleuze ve Guattari’nin imzasını taşıyan assemblage kavramına değinmeliyiz. Assemblage, temelde “bir bütünü oluşturan bileşenlerin dinamik olarak bir araya gelmesiyle ortaya çıkan yapı” olarak tanımlanıyor (Deleuze & Guattari, 1987). İlerleyen süreçlerde bu tanımı geliştiren Nail (2017); assemblage kavramının yalnızca fiziksel nesneleri değil, aynı zamanda söylemler ve toplumsal ilişkileri de kapsadığını belirtiyor.
Kavramı biraz daha konumuza uyarlamamız gerekirse; sosyal medya platformları, kullanıcılar tarafından verilen etkileşimler ve bu etkileşimden kazanç sağlayan içerikler ile içerik üreticileri arasında sürekli değişen karşılıklı bir ilişkiye sahip. Daha basit bir anlatımla, karşılıklı olarak birbirinden beslenme söz konusu. Sosyal medyayı farklılaştıran nokta ise sosyal medyanın aradaki bu ilişkiyi fazlasıyla gözler önüne sermesi. Örneğin, herhangi bir firma ürettiği ürünlerin satılmaması hâlinde batmaya mahkûm. Ancak üretici ile tüketici arasındaki bu ilişki, araya giren birçok firma ve süreç ile maskeleniyor. Sosyal mecralar ise daha bireysel ilişkiler üzerinden şekillendiği için “engellemek” gibi basit bir eylem bile büyük yaptırımlara neden oluyor. Bu duruma ilişkin de Deleuze ve Guattari’nin kök-sap modelinin altının çizilmesini gerekli görüyoruz. Tıpkı Deleuze ve Guattari’nin (1987) kök-sap modeli gibi, sosyal medya da hiyerarşik bir yapıya sahip olmaktan ziyade çok merkezli ve bağlantılar aracılığıyla genişleyen bir yapıya sahip.
Geçmişten bugüne değişen mekanlar
Teorik zemini konuşmak kadar somut örneklerle temellendirmek de önemli. İnternetin yaşamlarımızda belirgin bir rol üstlenmediği dönemlerde, sosyalleşmek için arkadaşlarımızla fiziken buluşmak, kafe, alışveriş merkezi, park, tiyatro veya sinema gibi somut mekanlara ihtiyacımız vardı. Halbuki, şimdi bir mesajlaşma uygulaması aracılığıyla saatlerce sosyalleşebiliyoruz. Çok daha kolay bir seçenekmiş gibi çınlıyor, zaten bu kolaylığı bizi fazlasıyla cezbediyor. Ancak, bu mesajları sadece arkadaşımız ve biz mi okuyoruz? Bundan ne kadar emin olabiliriz? Kişisel hayatımıza ilişkin konuşmaların birer veriye dönüştürülüp işlenmediğine gerçekten inanıyor muyuz? Kişiselleştirilmiş reklamlar diye bir gerçeklik varken, biz çok inanmıyoruz açıkçası. Anlayacağınız üzere, güvenlik açığı ve kişisel hayatın kalmaması dönen tartışmaların başında geliyor.
Farklı bir örneğe geçelim. Haberleşmek, şüphesiz ki hayatımızın olmazsa olmaz bir noktasında. Özellikle globalleşme ile birlikte dünyanın dört bir yanından bilgiler yağıyor, konvansiyonel medya açıkça zorluk yaşıyor. Bu şartlar doğalında internet gazeteciliğini doğurdu. Hızlı bilgi akışını sağladı sağlamasına ama bu sefer de bambaşka bir sorun doğdu: bilgilerin kaynağını takip edemez hâle geldik. Dolayısıyla tükettiğimiz içeriklerin doğru olup olmadığını çoğunlukla bilmiyoruz bile. Hepimiz twitterda, yeni adıyla X, etkileşim kazanmak için dezenformasyon yayan mavi tikli hesaplardan sıkılmadık mı?
Etki sahibi, ama niye?
Örnekler tabii ki çoğaltılabilir ve üzerlerinden bambaşka tartışmalar döndürülebilir. Sanki konvansiyonel medya kontrol edilmiyor, birtakım çıkarlar tarafından sansürlenip değiştirilmiyor muydu diye düşünebilirsiniz. Öte yandan, evet, sosyal medya üzerinden verilere dönüştürülüp depolanıyoruz ama somut mekanlarda güvenlik kameraları, termal uydular aracılığıyla izlenmemiz farklı bir şey mi diye de sorabilirsiniz. Bu yazının konudan sapmaması için bu tartışmalara girmiyoruz, çünkü tüm bu sorular bizi mekanın politikleşmesi konusuna götürüyor.
Yeni mekanlarımızı tanımladık. Şimdi sırada bu mekanların aktörlerini incelemek var. Özellikle son yıllarda sıkça duyduğumuz bu aktörleri “influencer” olarak adlandırıyoruz. Kelime anlamıyla influencer, Türkçeye etki sahibi, etkileyen kişi olarak çevrilebilir. Farmer (2017)’e göre influencerlar, bilgi, beceri ve karakterlerine göre, meslektaşlarının tutumlarını (aynı veya alt pozisyonda ve hatta bazen yöneticilerde) etkileyebilen kişilerdir. Bu noktada durup bu insanlara verdiğimiz gücü vurgulamak istiyoruz. Elektrik gittiği zaman hayatımızdan tamamen çıkacak olan, bizden farklı bir konumda bulunmayan bu isimlerin paylaşımları neden bu kadar önemli? Toplumu yönlendirmesi gibi bir beklenti yüklediğimiz influencarlara birer aydın diyebilir miyiz?
Organik aydın tanımına entegre olamayan ünlüler
Nedenini anlamaya yönelik bu talebimiz, literatürde Antonio Gramsci’nin “organik aydın” önermesinde can buluyor. Gramsci’ye göre aydınlar, yukarıda bahsettiğimiz toplamları kamuoyu gözünde canımız istemese de böyle sınıflandırıyoruz, belirli bir sınıfın çıkarlarını temsil eden ve bu sınıfla birlikte şekillenen aktörlerdir. Bu tanımını kitabında “Her toplumsal grup, kendi organik aydınlarını yaratır ve bunlar, grubun ekonomik, politik ve kültürel çıkarlarını ideolojik olarak şekillendirme işlevi görür” (Gramsci, 1971) cümlesiyle açıklar. Öyleyse, bizim kuşağımızın aydını olma rolü, tarihin doğal akışında influencerlara mı kaldı? Görünen o ki öyle, çünkü artık insanların; mesai sonrası dinlenmek için açtıkları dizilerin oyuncularından, öğle aralarında gezindikleri sosyal medyaya içerik üreten içerik üreticilerinden ve verdikleri linklerle ne yiyeceğimizden ne giyineceğimize kadar belirleyen influencerlardan beklentisi de tam olarak bu: kendi dönemlerinin organik aydınları olmaları.
Sonuç yerine: yeni düzende nerede konumlanacağız?
Tüm bu tartışmalar; aslında yabancı olduğumuz bir çağı, geriden getirdiğimiz kavramların perspektifinden tanımaya ve anlamaya çalışmamız nedeniyle yaşanıyor. Teknolojinin açtığı yeni kapılar, insanlığı alışık olmadığı bir tartışmaya sürüklüyor. Klasik mekanlarımızın yerini sosyal medyanın bize oluşturduğu soyut mekanlar alıyor.
kaynakça
deleuze, g., & guattari, f. (1987). a thousand plateaus: capitalism and schizophrenia (b. massumi, trans.). university of minnesota press.
Tabellion, J. ve Esch, F.-R. (2019). Influencer Pazarlama ve Reklamı Yapılan Marka Üzerindeki Etkisi, Bigne E., Rosengren S. (eds), Advances in Reklam Araştırması X, Avrupa Reklamcılık Akademisi, Springer, Gabler, Wiesbaden.
gramsci, a (1971). selections from the prison notebooks (q. hoare & g. n. smith, eds. & trans.). international publishers.
nail, t. (2017). what is an assemblage?. substance, 46(1), 21 – 37. https://doi.org/10.3368/ss.46.1.21
Yorum bırakın